




Archon Adad 2 itibar, Company Captain Michael 4 itibar
Deneyim
Sybarite Ali-Ahum: +2
Baal Predator: +2
HAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA!!!!
…
HAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA!!!!!
“İnanılmaz gerçekten” dedi adam damarından içeri
değişik renklerden oluşan sıvıyı boşaltırken, “İki saattir hiç durmadan
bağırıyor. Bir insan bunu nasıl yapabilir? Bir noktada sesinin kısılmış olması
lazım.”
Yanındaki adam bir eliyle yerde bağıran adamın
kafasını yerde tutmaya çalışıyor, vücudunun kalanıyla zavallı adamı sabit
tutmaya çalışıyordu. “Eğer bu da işe yaramazsa, vuralım gitsin, değmez…”
HAAAAAAAAAAAAAAAAAAÖLDÜRÜÜÜÜÜNNN!!!!
“İmparator aşkına! Kendinden geçmiş bu salak…”
Şırıngayı çeşitli sıvılara batırıp yeni bir karışım denerken. Yanındaki adam
belinde bulunan tabancasını çoktan çıkartmış, yerde kıvranan adamın kafasına dayamıştı.
“Ne yapıyorsun?”
“Bunu da deneyelim, olmazsa vurursun…”
…
Aradan saatler geçmişti, yerde kıvranan kurban,
başındaki iki askerin çeşitli nesnelerle vurmalarına rağmen bir türlü
bayılmıyordu. Ama artık sesi daha az çıkıyor, sayıklıyordu. Nerdeyse
taşınabilecek seviyeye gelmişti. Tabancasını yerine sokan adam, “Ona ne
verdin?” dedi… “Bilmem, öldürecek kadar sakinleştirici verdim diye tahmin
ediyorum”
Ayaklanıp adamı omzundan ve bacaklarından tuttular
ve yürümeye başladılar. Artık hava iyice kararmıştı, etraflarında kimse yoktu.
Korkacak bir şey de kalmamıştı. Silahlar çoktan susmuş, herkes en azından
şimdilik bu vadiyi ve tünelleri terk etmişti. Başka sağ kalan bulsalardı bu
adamı kesin öldürürlerdi. Ama en azından birisinin neler olup bittiğini
anlatması gerekiyordu. Değerli bir yük taşıdıklarının farkındaydılar. Bu yüzden
nazik davranıyorlardı. Taşıdıkları adam ise kafasını sağa sola çevirerek bir
şeyler mırıldanıyordu.
“…”
“Ne?! Ne diyorsun anlamıyorum”
“Ölüyorum mu dedi?!”
“Yere koy yere!”
Zavallı adamı nazikçe yere koydular. Üzerinde yara
izi yoktu. Sadece büyük bir şok geçirdiği belliydi. Bir taraftan korsanlar bir
taraftan marine lerin ateş ettiği bir ortamda birkaç dakikadan fazla bulunan
bir insan için durumu iyi bile sayılırdı. İki kafadar adamın başına eğildi.
Söylediklerini duymaya çalışıyorlardı. Bu belki de geriye götürecekleri son
sözlerdi. Aralarında konuşmuyorlardı ama suratlarındaki acıma hissi rahatlıkla
anlaşılabiliyordu.
“…üşüyorum…” dedi adam yerde. Titriyordu.
Hemen üstlerindeki kalın kıyafetleri çıkartıp adamı
sarmaladılar. Eğer bu onu yaşatacaksa, kendileri üşümeye razıydı. Ama adam
konuşmaya devam ediyordu. Tekrar yaklaştılar, dinlemeye başladılar.
“Kendimi iyi hissetmiyorum, başım dönüyor. Hatırladıklarım
gerçek mi? Bütün bu olanların arası…”
“Neler hatırlıyorsun? Anlat hemen!” dedi adamlardan
biri heyecanlı bir sesle bağırarak
“…duğunu artık anlamaya başladım. Eğer yaşıyorsam bu
kurtulduğum için değ...”
“Salak herif! Senin yüzünden ne konuştuğunu
duyamadık işte, neyi anlamış?!”
“ŞŞŞ! APTAL!”
“…ilse kaçmayı unutun, ruhunuzu kurtarın. Neye
inanıyorsanız ona dua edin ve sizi görmelerini engelleyin”
Adam tam bu anda gözlerini fal taşı gibi açıp diğer
ikisinin suratlarına büyük bir dikkatle bakmaya başladı. İrkilerek uzaklaşan
adamlardan sağdaki belinde duran tabancasını bir kez daha çekerek adamın
suratına doğru tuttu. Parmağı tetiği bulmaya çalışıyordu. Diğeri yerde
sürünerek kendisini kol mesafesinden dışarı çoktan çıkartmıştı. Yerde yatan
adam da doğrularak oturur duruma gelmişti. Etrafa anlamsız bir ifadeyle
bakıyordu. “Ne… ne oldu bana?”
“Biz de onu sormaya geldik!” diye bağırdı sürünen
adam ayağa kalkarken. “Ödümüzü patlattın lan!” Bağırıyordu.
“Hatırlamıyorum neler olduğunu… Sadece korsanları
hatırlıyorum. Beni kaçırdıkları geceyi. Gece beni odamdan almaya geldiklerinde
uyuyorduk. Uyandığımda karımın boğazında bir bıçak vardı. Evimin dış duvarı
yoktu… İçeri rüzgar giriyordu. Evimin duvarının ben uyurken nasıl yıkıldığını
anlayamadan odanın içinde duran dört korsanı gördüm. Bağırmaya çalıştığımda
üzerime çullandılar. Sanki uyanmamı bekliyorlardı. Ne tepki vereceğimi merak
ediyorlardı. Buraya getirdiler, günler ve geceler boyunca işkence ettiler…”
“iki yıldır yoksun arkadaşım ne günler geceleri…
Uçmuş ya bu…” dedi silahı tutan adam kısık bir sesle. Artık tetiği bulmuştu.
“Sonra Marine’ler geldi. Ateş etmeye başladılar.
Kurtuluşumun yakın olduğunu anladım ve kalkıp koşmaya başladım. Silahlar ve
çığlıklar her taraftaydı. Bir yandan benim gibi kaçışanları korsanlar topluyor,
bir yandan da şanssız olanlar arada kalıp vuruluyordu. Vücutları paramparça
oluyordu. Sonra…”
Adam sustu. Gözlerini kısarak daha sessiz bir
biçimde konuşmaya tekrar başladı.
“Karanlığın içinde o belirdi. Rüzgarla beraber
geldi. Karanlıktan bir pelerin giymişti. Kırmızı bir maskesi vardı. Suratı ve
vücudu siyah bir dumanla tütüyordu. Rüzgarla bu dumanlar sağa sola saçılıyor,
sonra tekrar vücudunun etrafına dolanıyordu. Çok yumuşak ve ipeksi bir
karanlıktı bu. Hiç korkutucu değildi. Uzun zamandan sonra ilk defa
korkmuyordum. Beni koruyacaktı. Hem marine lerden hem de korsanlardan. Gözleri
sevgi doluydu. Elinde tuttuğu silahı heybetli ve çok keskindi. Ama bana onunla
vurmayacağını biliyordum. Uzun zamandan beri konuşmadığım bir arkadaşım ya da
ailemden birisi gibiydi. Yanıma geldi ve eğildi. Sonra konuşmaya başladı… sesi
yumuşak ve babacandı.”
“Kimden bahsediyor”
“Hiçbir fikrim yok…”
“Dedi ki…
Üstünün
dostu ol ki üstün olasın... Kendine gel be hey azgın, mağluplarla dost olma!
Münkirin delili ancak ve ancak şudur: Ben şu görünenden başka bir şey
görmüyorum! Hiç düşünmez ki nerede görünen bir şey varsa o, gizli hikmetleri
haber vermededir. Her görünen şeyin faydası, faydanın ilaçlarla gizli oluşu
gibi o şeyin içinde gizlidir. Şunu sakın unutma, testide ne varsa dışına o
sızar”
Adamlardan bir tanesi gözlerini kapatmış ezberlemeye
çalışıyor, diğeri cebinden çıkarttığı ufacık bir kağıt parçasına yazmaya
çabalıyordu. Geri dönerlerken bu söylenilenleri unutmamalıydılar. Yerdeki adam devam etti,
“Hiç kimse
anlamıyor. Nasıl olur da deniz, köpeğin ağzından pislenir, nasıl olur da güneş
üflemekle söner? Nerde akarsu varsa, orada yeşillik vardır. Nerde akan gözyaşı
varsa, oraya rahmet gelir. Kim benliğinden kurtulursa
bütün benlikler onun
olur. Kendisine dost olmayan herkese dost kesilir. Nakışsız ayna olur,
tüm nakışlar onda seyredilir.”
Etraftaki iki adam yazmayı bırakmıştı. Artık sadece
sayıklayan adamı seyrediyorlardı. Kendinden geçen genç adam devam ediyordu.
“Gözünün
cevherini nerede eskittin, beş duyunu nerelerde kullandın. Can konağını
aramadaysan, cansın; bir lokma ekmek arıyorsan ekmeksin,bir damla su arıyorsan
susun,zulmün peşindeysen zalimsin,aşkı arıyorsan aşıksın,Gönlün neye kapılmışsa
O’sun sen. Ben gideceğim, ama şunu unutma… Adalet evrenin ruhudur. Hepimiz bu
ruhun parçalarıyız. Bu sözleri yay ki herkes anlasın doğruyu yanlışı. Kumların
altındakini , evrenin hikmetini.”
Artık üçü de yerde oturuyordu. Söylenenleri anlamaya
çalışıyorlardı. Anlamak, özümsemek ve anlatmaya adayacaklardı hayatlarını. Adad’ın
sözünü duymuşlardı. İçlerine kurt düşmüştü. Diğerleri de bunu duyacaktı. Herkes
bu hikmetten faydalanacaktı. Fırtınanın ruhu konuşmuştu. Evrenin ruhunu
duymuşlardı. Bu çağrıya kulak vermeyenler ahmak olmalıydı… Ya da ölü…
"Fırtınanın içinden çıkarak saldırdık. Onları tepenin üzerine sıkıştırdık, kaçacak yerleri yoktu. Lidersiz olarak yakaladık. Yörüngeden liderlerinin gelmesinin uzun süreceğini tahmin ediyorduk. Planladığımız gibi oldu. Bu gezegen gelenleri değiştiriyor lordum. Taular yere ayak basmıyor. Araçlarının içinde saklanıyorlar. Üzerimize roket yağdırıyorlar. Bilmiyorlar ki karşımıza çıkmayan her kim olursa olsun acımayız...
Kuruldukları tepenin üzeri tanklarla kaynıyordu. Bizler de tepenin iki tarafında açtığımız webwaylerle saldırdık. Birer birer tanklarını patlattık. Her patlayan tankın içinden can havliyle çıkan Tau'lar oluyordu. Bilmiyorlar ki bizden kaçan her kim olursa olsun onlara acımayız..."
Etraftaki eldar savaşçıları şimdi gülüyor, birkaç tanesi zafer nidaları atıyordu. Kadının her cümlesi eldarların biraz daha webway e yaklaşmalarına sebep oluyordu. Eldarlar yaklaştıkça bu antik yapıdan daha fazla ışık çıkıyordu.
"Humbaba ve Pazuzu tankların zırhlarını parçaladı ve içinden istediklerimi çıkarttı. Lance silahlarımız onlara bizi küçümsemenin cezasını verdi. Bunlar da elimize geçen istediğiniz taşlar..."
Adad taşların bulunduğu torbayı aldı. Yüzünde maske olsa bile durumdan mutlu olduğu çok belliydi. İçindeki taşlara bir süre baktıktan sonra onları bir hamlede webway in içine fırlattı. taşlar diğer taraftan çıkmadı ama bu yapı çalışmaya başladı. Yeşil ve beyaz ışıklar dört bir yana saçılıyordu. Savaşçılar tarikatçılar da sadmeyle yere saçılmışlardı. Gözlerini açamıyor, ne olduğunu anlayamıyorlardı. Biraz bekledikten sonra Işığın içinde figürleri görebilmeye başladılar. Silahlar, blaster'lar, toplar bu tarafa doğru çevrilmişti.
Adad ise ayakta duruyor ve bakmaya devam ediyordu. Işık o kadar parlaktı ki neredeyse maskesinin altında gözükecekti. Eldar savaşçıları bu görüntüye dayanamayacaklarını bildiğinden o tarafa doğru bakmıyordu.
Ama webway'in içindeki suratlar ve vücutlar giderek daha belirgin bir hale gelmişti. Savaşçıların arasında ilk ayağa kalkan Tutar-Napshum oldu. HAİNLER!!!
Adad bir an için dönüp genç eldar a baktı.
Bir şarkı söylüyordu...
Hepsi kulak verdi...
Şarkısı bittiğinde silahını aldı. Bu Adad'ın hesabıydı. Onun nefreti, onun krallığıydı...
Bir an bile tereddüt etmeden ışığın içine atladı. Kısa süre içinde webwayden ışık yerine siyah bir duman tütmeye başladı. Kadife gibiydi. Korkutucu değildi...
-------------
İtibar Kullanımı:
Ethereal Shi-fu: 1 İtibara 3. Heavy Support, 2 İtibara Ion Cannon'lu Hammerhead
Adad: 1 İtibara Webway Portals, 2 itibara Wyches.
Sonuç:
Primary Objective: Dark Eldar
Secondary Objective: Berabere
Adad +4 itibar
Shi-Fu +2 itibar
Deneyim
Swiftserpents Firewarriors team: +2 / infiltrate
Rüzgar Avcıları: +2
Tutar-Napshum: +1 / Preferred Enemy: Eldar "Oh..well.."
The floor was littered with bodies. Dead and bloodied bodies of a dozen slaves. And some of his warriors. It seemed like they were trying to escape. Blood was everywhere. And a voice. A girl's voice. Crying in fear.
"Lilith is that you?"
The girl was on the corner , smeared in blood ,clutching to her knees and trying to avoid eye contact.
"My..lord.. are you ok?"
"Get up and explain this nonsense ,girl! Who dares to slaughter my slaves! TELL ME!"
"Are you sure you're ok?"
"ANSWER ME!!"
"The....the scouts. They've reported their failure about the key. You've got angry and then....then I don't know. My eyes were not fast enough to track you I suppose. They were all dead in seconds. Please lord, spare me. I wish only to serve. Please."
"SILENCE MINION!"
This was not a good sign. His sanity and soul was demanding the key to be found it seemed. Desparation was not something he felt for a long time. This has to end.
"Lilith, activate the Mirror of Correspondence. I will try to communicate Hauclir again."
"Of course, liege. Though our last attempts was all fruitless , I am sure this time we will have some answers."
The Mirror was a 2 meters tall eliptical glass with a wraithbone frame. Gargolmar was standing right in front of it , but there was no reflection on the glass. With a command word from Gargolmar, Lilith's collar was unlocked. Runes carved on the Mirror started to shimmer and glass tingled with the release of psychic energy.
"Activate it."
By your command, lord."
Lilith put her hand on the glass and started to chant. As she chanted the glass started to fluctuate more. After a moment, the silhouette of a slender figure began to form.
"Hauclir, you worm! At last you answer me.."
Fluctuation has stopped and revealed the form a person that Gargolmar has never seen before. It was like that he was a cloud of dark miasma in the shape of an Eldar warrior and in the place of his face there was crimson mask.
"What?! Lilith who.."
"Send a heartbeat to The Void that cries through you. Relive the pictures that have come to pass. For now we stand alone. The world is lost and blown and we are flesh and blood. With no more to hate, is it bright where you are and have the people changed? Does it make you happy you're so strange? And in your darkest hour I hold secrets of the storm. We can watch the world devoured in its pain."
The figure dissappeared as fast as it appeared and left Lilith squirming at the floor. Gargolmar was looking upon Quenephe, especially on the point where a storm was gathering.
"Well, then. I'm going to take that as a sign. Alert everybody for the assault."
"Gargolmar, when the communication has occured, I...I have touched the mind of that person." Lilith was trying to get up while trying to stop her body shaking.
"Well, well , the moment I removed your collar you showed some backbone to call me by my name eh, witch. Well then tell me, have you found anything useful when you touched his mind?"
"Yes, Lord. I have found his name."
"And what is that?"
"Adad."
Gargolmar önünde duran dev nargilenin marpucunu alırken, bir yandan da cam şişenin içinde çıplak bir şekilde bağırıp çağıran , camları yumruklayan kadına bir göz attı.
" İnsan esansını her nefeste hissedeceğinizi tahmin ediyorum Lordum."
Gargolmar'ın her nefesiyle birlikte kadın daha fazla bağırmaya, bir yandan da giderek solup yaşlanmaya başlamıştı.
"Tebrikler, Doktor. Bu beni biraz meşgul eder gibi. Ama sanki biraz çığlığı fazla olmuş. Ben insan nargilemi bol çığlıklı sevdiğime şu an karar vermiş olsam da bunu başkalarına sunucaksan dikkat ediverirsin. Tamam hadi çık git şimdi."
"Başüstüne Lord Gargolmar. Size bol bilimli günler dilerim."
Gargolmar insan nargilesinin tadını çıkarıp yıldızları izlerken, içeriye sarı cübbesini düzelterek Sima Yi girdi. İki dizinin üzerine çöküp, efendisine selam durduktan sonra, eski imparatorluktan kalma bir tarzla konuşmaya başladı;
"Saygılarımı sunarım Efendimiz. Beklediğiniz haberleri taşıma onuru tekrar şahsıma vakıf oldu. Aradığınız hazineyi gizlediğini düşündüğünüz gezegeni araştırdık ve bu gezegenin eski bir Eldar gezegeni olduğunu doğruladık . Emirleriniz nedir Efendimiz?"
İnsan nargilesinden bol çığlık dolu bir nefes çeken Gargolmar, yavaşça Incubi Efendisi'ne doğru döndü.
"Söyle bakalım, Sima Yi, bu sefer hangi böcekleri ezmem gerekecek? Anahtarla aramda bulunan yolda varolmaya cüret edenler bu sefer kim? KİM HA KİM?!! KİM DİYORUM!?!
"Efendimiz. Bu doğrultuda sizi aydınlatacak bir rapor hazırladım. Yüksek müsadenizle ileteceğim. Düşmanlarımızdan ilki, Qunephe'den hatırlayacağınız insanlardan, kendilerine Angels of Salvation ismini veren ve bağlılığının kime olduğu şüphe dolu olan grup. Karşımıza tekrar çıkıyor olmaları tesadüf mü yoksa özel bir sebeple bizi izliyorlar mı henüz bilmiyoruz."
"ENDİŞEYE YER YOK! Bunlar şu beyazlı olan gençler değil mi işte? Çok sinirli ve çok ciddi beton suratlı bir yarma vardı başlarında? Geçelim bunları tamam. BAŞKA?!"
"ikinci önemli düşman ise Orklar. Anladığımız kadarıyla aralarında bazı anlaşmazlıklar var ancak, aralarında bazı önemli liderlerin olduğunu tahmin ediyoruz."
"Elinde hiç isim var mı, Incubus?"
"Yerlebir edilmiş bir maden kolonisinde , EN BÜYÜK PATRON ORKUNÇ PATRON , yazısına rastladık. Bu yazıyı öldürdükleri madencileri yanyana dizerek yazdıkları düşünülürse , bu eforu hakeden bir liderin orklar arasında önemli olduğunu düşündük."
"Orkunç ha?! Yoksa bu Orkeneral Orkunç Hepdövdü olmasın? Hapisteyken çok güzel anılarım oldu Orkunç'un çocuklarla Sima Yi, hatta bir gün beraber grotlarla top oynuyorduk da elinde ucu elektrikli sopasıyla orkun biri gelip bizim grot çocukları dürtmeye başladı. Sonra ben sinirlendim tabi, aldım bunun sopasını elinden, yer misin yemez misin ağzına burnuna vurdum bunun. Elektrikli olunca sopa çok ilginç bir suratı oldu o ork arkadaşın. Güldük eğlendik grotlarla hep ya hehehe ne günlerdi be."
"Anlıyorum, Efendimiz. Son düşmanımız ise Tau İmparatorluğu'nun gezegen üzerindeki savunma güçleri."
"Sima Yi, eski dostum, bu raporlara çok özendiğini biliyorum ancak bir şeyi anlamadım. Bu Tau dediğin nedir?"
"Tau, Efendimiz, muhtelif hayvanlar ile fiziksel benzerlik göstermesine karşın, zeka sahibi bir ırk. İnsan hayvanı ile arasında önemli farkların olduğunu belirtmeliyim. Öncelikle, sizin şahsen takdir edeceğinizi düşündüğüm özellikleri, Warp ile bir bağlantıları yok, bu noktada cadı sahibi değiller. İkincisi ise,benim şahsen takdir ettiğim özellikleri, politika ve devlet yönetimi konusunda çok daha sinsi ve akılcılar. Gezegen üzerinde en çok dikkat etmemiz gereken gücün bu Tau'lar olduğunu düşünüyorum."
"Biz ortalığı boş bırakınca , meydan bu Tau'lara kalmış demek ki. Gezegene inince kalite kontrol yaparım ben kendimce. O zaman , sen git ve sıradaki gelsin, Incubus."
"Baş üstüne, Efendimiz."
Geri adımlarla, efendisinin odasını terkeden Sima Yi'nin ardından, içeriye üstünde siyah derilerden ve metal zincirlerden kıyafeti ve yüzünü tamamen kapatan aynalı kaskıyla bir Reaver girdi.
"Sen kimsin be adam?!" Ben Lilith'i bekliyodum. Ne istiyosun?! Kimsin sen?"
"Kaptan, bana iftira attılar. Git derdini Kaptan'a anlat dediler ben de geldim."
"E anlat be o zaman!"
"Şimdi Kaptan, bu gemide dönen Adrenalight ticaretinden haberdarsındır zaten. Ben kendimce, bu satıcıları soymaya karar verdim. Bunları izledim takip ettim. Sonra da soydum. Ölen oldu bir kısım. Sonra bunlar intikam almak için peşime düştüler benim. Benim genç oğlan ahırımı buldular. Orayı ateşe verdiler. Ben de bunun üzerine heatlance'imi motora takıp sağa sola ateş açtım. Yine bir kısım ölenler oldu."
" Ne anlatıyosun sen bana be?! Suç işlediğin kısma gelir misin artık! İftira falan diyodun."
" Eee, bunlar işte suç değiler mi?"
" Ne bilim be polis miyim ben! Senin adın ne bakim?"
" Reaverlar Omar the Terror derler."
" Git tamam saldım seni Terror. Bana Lilith'i bul getir."
" Kusura bakmayın Lordum, geciktim. Beni çağırmışsınız."
" Nerdesin sen be?! Senin yüzünden bu herifin hayat hikayesini dinliyorum iki saattir. Git şu aynanın karşısına geç, konsantre mi olucaksın artık napıcaksan, gezegende ilk nereye çarpıcam bişey söyle bana."
Lilith aynanın karşısına geçip, Gargolmar'ın, boynundaki tasmayı açan kelimeyi söylemesini beklerken, ayna üzerinde, bir figür belirmeye başladı."
" Cadıyı gönder ve beni dinle....."