İmparatorluk kayıtlarının sonu gelmez dehlizlerden oluşmasına rağmen Halil İbrahim Paşa soyunun geçmişini Kutsal Dünya'nın, Yüce İmparator'un da doğum yeri olan, Anadolu Yarımadası'nın güney batısındaki Girit Adası'na kadar çizebilmektedir. Halil İbrahim Paşa'nın soyundan gelenler İmparatorluk'un ilk günlerinden beri gerek donanmada, gerekse kara kuvvetlerinde hizmet vermişlerdir. Zaman içinde görev sebebiyle galaksinin türlü farklı yerlerine yerleşen bu ailenin bazı çocuklarının Adeptus Astartes saflarına katılmak üzere seçilmiş olmaları da ayrı bir gurur kaynağıdır.
Halil İbrahim Paşa'nın atalarından yine aynı isimli Amiral Halil İbrahim'in Aegea isimli kruvazörü ilk Armageddon savaşında gezegene iniş yapmakta olan Grey Knight’ları korumak için Şeytan Prens ismi yüzbin kere lanetli hain primarch Angron'un kuvvetleri karşısında kendisini feda ettiğinden beri ailenin bu kolu Armageddon gezegeninde yaşamaktadır. Halil İbrahim Paşa askeri anlamdaki en büyük başarılarını 3. Armageddon savaşı sırasında kazanmış ve gezegeni Komiser Yarrick ve Black Templar Astartes'ler ile birlikte büyük ork liderinin peşinden başlatılan sefer ile birlikte geride bırakmak zorunda kalmıştır. Zaman içinde Halil İbrahim Paşa, Komiser Yarrick'in gölgesindeki bir komutan olmaktan kurtulmuş ve kararlılığı, disiplini ve mekanize kuvvetlerin sevk ve idaresinde gösterdiği üstün başarılar sayesinde Ork Lideri'nin peşinden giden kuvvetlerden Ordo Malleus'un özel isteği ile ayrılmış (bu detay elbette Halil İbrahim Paşa tarafından bilinmemektedir) ve Sillius Alt-Sektörü’ne yönlendirilmiştir.
Cett’s Hope gezegeninde yapılan savaşlarda Halil İbrahim Paşa’nın özellikle xenolarla savaşmak konusundaki tecrübesi kendisini göstermiştir. Brother-Captain Altair’in yönlendirmesi ile Chaos kuvvetlerine karşı da başarılar kazanan Halil İbrahim Paşa gezegenin yakın gelecek için güvenliğini sağlamıştır.
Sektör’ün gaz devinin etrafında oluşan anormal duruma Altair’in ricası (!) ile müdahale eden Halil İbrahim Paşa ortaya çıkan gezegenlerin bir tanesinde birçok fonksiyonu çalışır durumda bir STC ve bir Dark Angels üssünün kalıntılarını bulmuştur. Savunmaya elverişli bu kalıntılar üzerine üssünü kuran Halil İbrahim Paşa gezegende daha nice İmparatorluk hazineleri bulunabileceğini düşünerek araştırmalarına devam etmiş ve eldar yıkıntılarına da rastlamıştır. Henüz bu bölgeler güvenlik altına tam alınamadan Halil İbrahim Paşa’nın kuvvetleri bir anda dört bir taraftan saldırı altında kalmışlardır.
- Chaplain Dahaka! Astarti Kapısı ne durumda?
- Kapı ve savunmaları yokedildi, Baş Chaplain Erebus. Şu anda içerideyiz. Titan Legioları için kör bir nokta burası. Hainler içerilere doğru çekiliyolar. Peşlerindeyiz.
- Anlaşıldı. Dikkatli olun. Custodes ile karşılarşanız beni haberdar edin.
- Emredersiniz Lord Erebus.
“ Acolyte Sergeant Marchosias. Adamlarına söyle yakın dövüşten kaçınsınlar. Bolter ateşiyle temizleyerek ilerleyin.Burası tuzaklarla dolu olmalı. Karşı saldırıya hazır olun.” diye bağırarak emirlerini yağdırmaya başlayan Chaplain Azi Dahaka, Kutlu Lorgar’ın Oğlu ,
İçeriye nefretle olduğu kadar , hayranlıkla da bakıyordu. Terra’nın İmparatorluk Sarayı bir mimari şaheser olmasının yanında, Dorn’un elinde aşılması imkansız bir kaleye dönüşmüştü. Ancak azim ve kararlılıkları imkansızı başarmalarını sağlamış ve kapılar tek tek düşmeye başlamıştı. Yakında İmparator ihanetinin bedelini ödemek zorunda kalacaktı. Onun ismini anmak bir yana düşünmek bile Dahaka’yı sinirlendirir olmuştu. Onun uğruna gezegenleri dize getirmişler, ismini en yüksek mertebelere yerleştirmişler ve sarsılmaz bir sevgi ve sadakat ile onu cehennemin en karanlık yerlerine takip etmemişler miydi? Bunların ödülü ve karşılığını , kendisine hizmet edenlere sırtını dönüp, onlar hayatlarını adına harcarken , sarayında oturup , sadece kendisine ait olan bir geleceğe giden yolu hizmetkarlarının kanıyla inşa ediyor olması , kelimelerle açıklanması imkansız bir ihanetti ve bunu kabul edebilecek kişi ancak kör bir köle olabilirdi.
Dikkati içeriyi temizlemekte olan adamlarına kaydı. Yenilenmiş irade ve azimleri ile ilerlerken, intikam için kırmızıya boyadıkları metal rengi zırhlarının üzerinden akan kanlar, yerde cansız bir şekilde yatan eskiden aynı yeminleri ettikleri kardeşlerinin sarı zırhlarını da kızıla boyuyordu.
Bu sırada içinde bulundukları geniş holün karşısında bulunan geniş bir kapı açılarak, altın zırhlarıyla İmparator’un son savunma hattı karşılarına çıktı. Halberdlerini önlerinde tutarak , direkt saldırıya geçen Custodes’in üzerine bolter ateşi aynı anda başladı.
- Lord Erebus. Sarayda Custodes ile karşılaştık. Emirlenizi bekliyorum!
- Adamlarını topla ve geri çekil Dahaka.
- Lordum. Tekrarlıyorum. Custodes savunmasına dayandık. Son hattayız. Emirleriniz nedir?
- Beni bir daha tekralamak zorunda bırakma Chaplain. Geri çekilin. Hemen.
- Emirleriniz sorgulamak bana düşmez ama..
- Bunlar benim değil Kutlu Lorgar’ın emirleri. Hemen gemilere dönmek üzere geri çekilin Chaplain.
- NEDEN?! Buraya kadar gelmişken neden?! İmparator ile aramızda kalan tek şey bu lanet Custodes iken neden?!
- Chaplain. İmparator sarayda değil. Vengeful Spirit’de.Warmaster Horus....öldü. Şimdi GERİ ÇEKİL!
- Emredersiniz Lordum.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
“Ateş, engizitör, saftır ve bu özelliği ile temizleciyidir. Eğitimsiz bir kimse için sadece yokedici bir güç olarak gözüküyor olsa da, doğru ellerde yeniden hayat vermek için bile kullanılması mümkündür. Bu dogmalarımız arasındaki nadir ortak noktalardan biri olsa gerek. Gerçi inancınız temelinin tartışmaya açılması durumunda ortaya çıkacak bazı bilgiler şahsınız adına gülünç bir durum oluşturabilir. Bu noktada içinde bulunmanızı arzuladığım durum gülünçlük olmadığından bu tartışmaları daha uygun bir zamana bırakmayı yeğliyorum.
Açık konuşmam gerekirse sizin gibi bir kimseyi bir süredir aramaktayım. İnancınıza olan bağlılığınız takdire şayan. Katedralde yaptığınız, kafirler ile ilgili konuşmanızı profesyonel bir beğeni ile dinlediğimi belirtmeliyim. Takdir edersiniz ki ritüelimizin her kısmının saf ve temiz olması elzem. En ehemmiyetli olan kısmı da tabi ki kurban. Şimdi lafı daha fazla uzatmadan , işimize başlayalım. Güneş doğmak üzere.” Diyerek yüzünü gündoğumuna çeviren Dark Apostle Azi Dahaka, Mukaddes Lorgar’ın oğlu, sol elinde saçlarından kavrayarak tuttuğu Engizitör De Haan’ı , ufka doğru kaldırdı. Trebian Katedrali’nin avlusunda yanan ateş, De Haan’ın kıyafetten yoksun bedeni üzerine çizilmiş ve yer yer neredeyse resmedilmiş yanık izlerini gözler önüne seriyordu.
Kostiashak gezegenine voidden bakan birisi için gezegen gerçek inancın bir kanıtı olarak gözler önüne seriliyordu. Zira ateşler, sadece katedralin önünde değil, gezegenin vaktinde kutsal olarak tanımlanmış kuzey kısmındaki kıtanın tamamında yakılmıştı. Shrine World Kostiashak , tarihinin en önemli dini törenlerinden birini yaşamak üzere beklerken, sanki bir ucundan tutuşmuş gibi gözüküyordu.
Kıta çapında Aziz Dolan Shrine’ını ve Trebian Katedrali’ni ziyarete gelen hacılar, First Acolyte Marchosias’ın bir süredir uyguladığı cult faliyetlerinin meyvesini vermesiyle, Word Bearers Battle Barge Invincible Truth orbite girdiğinde, daha ne olduğunu anlayamadan kıskıvrak yakalanmışlardı. Şimdi hepsi az sonra başlarına geleceklerin korkusuyla önlerindeki ateşe bakıyorlardı.
“First Acolyte, adamlarını hazır et. Güneş geliyor. Aydınlanmaya başlayalım.” Dedi ve belinden, Mukaddes Lorgar’ın hediyesi olan kızıl bir inci ile taçlandırılmış tesbihini çıkartıp , De Haan’ın boynuna geçirdi. “Şimdi , engizitör, günahlarınızdan arınma vaktiniz geldi.”
Boynuna dolanan zincirden kurtulmak için çaresizce debelenen engizitör, suratına güneşin ilk ışıklarının vurmasıyla birlikte debelenmeye kesip, yüzüne yayılan bir rahatlama ve huzur hissi beraberinde konuşmaya başladı ;
“I confess myself a Chaos-worshipper, of Lorgar's order, a foe to the False
Emperor, devoted to the lore of the Chaos, for Tzeentch, the holy lord of the ritual order,
for sacrifice, homage, propitiation, and praise, and for Nurgle and Slaanesh, the holy lords of the ritual order
and to Chaos, the resplendent, the glorious, and
to the True Legions, be propitiation, and to Khorne
, who is the Mightiest, and to the Azi Dahaka, Son of Lorgar, and to all the Holy Daemons, heavenly and earthly, and to the Guardians of the Saints, the mighty and overwhelming.”
“ŞİMDİ
YANIN VE ARININ!” bu haykırışla birlikte engizötürü alevlerin için fırlatarak,
aynı anda alevlerin yuttuğu diğer kurbanları izledi.
“Lordum,
ritual başarıyla sonuçlandı. Kapı açık.” Diyen Marchosias , efendisine
Trebian’in kapısına kadar eşlik etti.
Azi
Dahaka, “Kaos’un ve Lorgar’ın
kutsamasıyla , seni Dark Apostle Marchosias ilan ediyorum. Bu Crozius artık
senin, hizmetlerinin ödülünün beraberinde getirdiği sorumlulukları unutma.
Şimdi , Yükseliş’ime şahit ol.” Dedi ve alevlerin kavurduğu katedralin
kapısından içeriye girip kayboldu.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
" Bu günbatımı burda toplanmış olan bizler,
borçlu kişileriz kardeşlerim. Şimdiye kadar hayatlarımızda bize yol gösteren
ışığın, bunun bize sağladığı gücün bedelini kan ile ödeyip köprüyü geçme
vaktimiz geldi. Bu köprüyü geçip, ardında bizi bekleyen Gerçek Tanrılar'a,
üzerinde hizmetlerimizin yazılı olduğu alnımızı önlerinde yere değdirdiğimizde
ise Gerçek Tanrılar'ın esas cömertliklerine şahit olacağız.
As Hauclir entered the deep cave, his soul is wrapped by great misery. Every flap of skin, every scream had in this room, the smell of torture and blood rush his brain like a tide of water, unstoppable. The blood of the Wyches he dismembered outside made a long stain across the floor where he stepped on, slowly marking his way towards his goal, Adad the Stormbringer.
Adad’s followers, drug-deranged husks that didn’t even put up a fight against him didn’t surprise him. This is what happens if you let go of your emotions, let the flow take you to places he thought. He stepped in Adad’s chambers after a while, finding him meditating in front of some altar. Approaching sword-drawn, he prodded Adad with his boots.
“Wake up you scum, I’m here to take what is mine.” He said.
Adad slowly turned towards Hauclir, handing him a bag with an eerie green glow, which had a knot with a curious symbol on it. His eyes were shut, and he didn’t even speak one word. Hauclir grabbed the bag from the deranged eldars hand, and took a look at Adad’s face, a mask of…his father.
“No!, stop showing his face to me you idiot!” he yelled, and put his sword through the torso of his adversary. A warp blast shook the room, and a small webway gate appeared behind Adad. Hauclir could make small figures inside. Unable to understand what the figures are, he pulled his sword and kicked Adad inside the warpstorm. After watching him disappear into the darkness, he exited the cave, never to look back again. But the stones he took had a mind of their own, and a plan.
Day after day the stones spoke, without stop, about their plans, about Adad and what they wanted to do with him. They wanted Hauclir to take the stones back to Adad. At first, he tried getting rid of them, which didn’t work. The stones somehow would find their way into his room every time. Farseer Nereidd, after investigating the stones carefully just shook her head and left the room. And slowly, Hauclir went mad. Now day after day he searches the Stormcaller across the galaxy, to put an end to his curse, to stop from going totally insane.
///////////////////////zzz\\\\\\\\\\\
“Captain! Wake up captain!”
“....nghhh”
“Captain we’ve entered the atmosphere, landing on the battlezone in a minute now, wake up!”
Hauclir slowly rose from his back inside the hull of his Waveserpent, the small compartment covered in a bright, migraine lancing yellowish light.
“What…what did you wake me up for you star rat?”
“Captain you told us to raid this imperial silo about two hours ago, before you fainted like a seer on his first farsight” some of the Harlequins inside the Serpent laughed at this remark. “Then we started the raid and carried you to the transport so you can oversee the assault”
“nghh….okay, just….help me get up”
The first mate and one of the Harlequins overseeing Hauclir helped him up, as the Waveserpent ran ramparts inside the imperial line, dodging and sidestepping anti-aircraft fire to reach its destination like a red arrow. After a short while the pilot told them to disembark and the back ramp of the craft almost exploded outwards, fast for eye to follow, and the Harlequins jumped outside, quickly disappearing in the smoke and dust of the battlefield to wreak havoc somewhere of their choosing.
Hauclir slowly stepped outside the battlefield, and fell down on his bottom and covered his ears as the noises came aga”AAAAAAAARGH”
“You alright?”
Then came the swearing that would blush even a khornate marine as he were donating his weekly skulls to the throne. Hauclir rose again, his feet barely keeping him upright, a massive cacophony inside his head, and started towards a trench visible to him. His first mate shook his head, and followed him, but keeping a safe distance, as he knew what was coming shortly.
- What?
- You don't seem to approve my decisions of late
- I never did approve your decisions, it's just the amusement that followed them kept me here
- So this imperial outpost on Ber'als?
Nereidd sat down on one of the little dodgy chairs in Hauclir's chambers, one of his "contemporary" creations, a hobby he got himself to keep him busy and his mind clear of things. Her delicate fingers, armored within the bright red armour flowed through her robe to straighten its flows while she tried to keep her balance and posture.
- Yeah I will check it out. There is also the matter of our friends with the Ulthwé and Biel-Tan, shall I make contact with them?
- It would suit us better if our presence was unknown. I'll ask the helmsman to put the ship behind the gas cloud, if they probe the sector, they won't know we're here, if they try to communicate you in some...other ways, just keep it simple, I have neither the manpower nor the vehicles to risk open war with anything.
Nereidd got up, and watched in horror as the chair fell on the floor, unable to keep its own balance, shattering into several pieces. They looked at each other for a while, not knowing what to say.
- Whops.